Neden Motor Yerine Yelken – II: Nasıl ayırıyor teknoloji doğadan, yerküresel doğallıktan, yaşamdan?
- timucinbinder
- 20 Eki 2024
- 6 dakikada okunur
Yıllar önce, çoook önce, bir Aralık ayının son günleri. Hava en az beş ile altı kuvvet arası, denizdeyim. Seksen metrekarelik cenovayı ve ondan daha ufak ana yelkeni açmış, pruvamda Tekir Burnu, yani Knidos, onu dönmeye çalışıyorum. Tekne 23 metre çift direkli aynakıç, ben yirmi yedi yaşında, yanımda iki arkadaş ama denizcilik bilgileri pek yok.
Ekincik’te iki aydır tek başına demirde bıraktığımız teknemizi Bodrum’a getiriyordum. İki gündür yoldaydım. Tekneyi neredeyse boş mazot tankıyla almıştım. Sadece birkaç yanaşmaya yetecek kadar vardı, yola yoktu. O yüzden zorunlu yelkenci olmuştum ama deniz pek destekçi olmak istememişti herhalde ki, son etapta, yelkenciliğe mi soyundun al sana deyip rüzgârdan duvar örmüştü önüme, onu geçmeye çalışıyordum.

Hedefim burnu dönüp oradan Bodrum’a koyvermekti. Nafile. Rüzgâr iskele baş omuzluktan esiyor, beni sürekli sancağa, kara tarafına itiyor, burun iskelemde kalıyordu. Tiramola atıp rüzgârı bir süre sancağımdan alarak burundan açılmam sonra tekrar sancağa dönmem gerekiyordu ama arkadaşların hiçbir deneyimi olmadığından ve tekne sezondan yeni çıktığı için bu sert havada cesaret edemiyordum neredeyse tek başıma bu manevraya. Dalgalara yatıp yatıp kalkıyordu koca Cazgır ve her yatmasıyla bembeyaz köpükler yayıyordu bordasından, benimse gözüm iyice zorlandığını hafif bükülmüş haliyle belli eden direkteydi. Ne kadar daha zorlayabilirdim? Kırılmasındı bir de şimdi. Cenovayı tutan ıskota palangasıysa gerim gerim gerilmişti. Kayık her yanıyla canlanmış, büyük bir kavgaya tutuşmuştu giderek azan rüzgâr ve denizle.
Dönemedim burnu. Tiramolaya cesaret edemedim o koşullarda. Göze alsaydım belki burnu döner, kendimi Kos kanalına bırakırdım ama kim bilir orası nasıl esiyordu, burası böyleydiyse. Yirmi yedi yaş bu tür riskler almaya çok uygun, bilgisizlik ve deneyimsizlik cesaretlendiriyor. Ama bir yere kadar, çocukluğumdan beri denizde hep duyduğum cümle, özellikle de babamdan, “oğlum denize efelenmeyeceksin, saygı duyacaksın” hâlâ kulaklarımdaydı.

Efeleniyor muydum o sırada bilmiyorum. Galiba biraz. Karşımda yabanın bir yüzü, diğer yanda da ben bir tür meydan okumadaydık birbirimize karşı. Köpürüyordu beni o burundan geçirmemek için, sinirlenmişti cüretime. Ben de inadına uğraşıyordum, belki birazdan kırılacak direği bile umursamadan. Saygısızlık olarak görebilir bazı denizciler bunu ama bence rüzgâr da epey keyif alıyordu bu kapışmadan o sırada. Sonunda yemedi, kayığı sağ salim Bodrum’a götürmem gerekiyordu, yapacak bir şey yoktu, vazgeçtim boğuşmaktan, biraz gerimde kalmış Palamut büküne dönüp demirledim. Doğru kararmış, hava sonra iyice azmış, sürekli esmişti bütün gece.
Şimdi, yıllar sonra, uslanmamışım sanırım, bunu sık sık yaşayacağım motorsuz bir yelkenli yapıyorum. Hiç olmazsa o zaman yakıtsız kalmış bir motorum vardı. O tiramolayı deneyip beceremeseydim ve bir şeyler ters gitseydi en azından tanktaki azıcık mazotu kullanabilirdim. Artık o da olmayacak. Yirmi yedi yaşında da değilim, deli miyim ne?

Bu delilik mi bilemem ama kesinlikle bir tercih. Böyle var olmak istiyorum, bir önceki teknoloji yazımda (https://www.kayik1934.org/post/neden-motor-yerine-yelken-neden-teknolojiye-hay%C4%B1r ) bahsettiğim kısırlaştırmaya uğramadan. O yazıda dediğim gibi, teknoloji insanı kısırlaştırıyor. Ama sadece insanı mı? Bir de doğası var bunun, bir de insanı bu öyküdeki rüzgâr benzeri doğanın diğer parçalarından, varlıklarından kopartan bir kısırlaştırma var. Nasıl vaz geçerim rüzgârdan?

O boğuşma bir eylemdi, çeşitli katılımcıları olan bir eylem. Merkezde yelken, bu eylemde buluşmuştuk, ben, rüzgâr ve deniz. Öyle gözükse de onlara rağmen değil, onlarla birlikte götürüyordum teknemi, yelkenlimi. Benim kadar onlardı da o eylemi mümkün kılan. Aynı eylemin eşit katılımcılarıydık; bir eylemde bir araya gelmiş eşitlerdik. Ben rüzgârsız gidemezdim, rüzgâr da bensiz ancak sürüklerdi o tekneyi. O yolu, teknenin gitmesi gereken rotayı, ikimiz birlikte başarıyorduk, ben ve rüzgâr.
Yelken yerine motor olabilirdi; motorla gidebilirdim aynı yolu. Daha üstün bir teknoloji, komuta etme anlamında performansı arttıran bir teknoloji. Yelken de teknoloji ama çok önemli bir farkla. Evet, benim motorla o burnu dönmem kolaylaşıyor. Yine aynı deniz, aynı rüzgâr ama motorumun gücü yetiyorduysa, ki o havaya yeterdi, basıp giderdim. Öyle tiramolayla falan da gerek kalmazdı, dümdüz buruna giderdim. Büyük kolaylık. Ama işte tam burada çok kritik bir eşik de aşılıyor, rüzgâr ve denizle aramda yelken sayesinde oluşmuş eylemsel eşitlik bozuluyor.

Motor olunca rüzgâr devreden çıkıyor, artık onu çözmeye, anlamaya ihtiyacım yok. Umurumda değil nereden ve nasıl estiği. Keza denizin de rolü epey azalıyor. Onu da takmıyorum. Yine bir eylem var ama doğa güçleriyle uzlaşmaya dayanan türden değil. Rüzgârın yerini yakıt, yelkenin yerini motor almıştır. Bu arada denizci de değişmiştir, beden ve zihnini yelkendeki gibi kullanması gerekmez artık.
Yelkenlinin denizcisi pür dikkattir, sürekli rüzgârla ilişki içindedir, beraberdirler, konuşur bile onunla. Gözleri hem deniz yüzeyini hem yer şekillerini hem de göğü tarar rüzgârın nerede olduğunu, nasıl estiğini veya eseceğini anlamak için. Onu arar, bulmak için uğraşır. Bulunca da yelkenini en uygun şekilde ayarlar ve sık sık değişen rüzgârla tekrar tekrar yapar bunu. Çoğu kez tek başına değildir. Koordinasyon gerekir. Komutlar verilir, o komutların dilini bilmek, öğrenmek gerekir. Eller asılır halatlara, makaraların ve palangaların içinden süratle akan halatlara. Bağlar atılır koç boynuzlarına, belli bağlar, belli şekillerde ve yine süratle, ki bir yandan parmaklar sıkışmasın, diğer yandan yelken daha fazla çırpınıp yırtılmasın, kayık kaymasın rotasından. Peki diğer seçenek?

Ne motorla ne de yakıtla böyle bir ilişki yoktur. Motor hazır gelir, yelken gibi her seferinde ayarlanması gerekmez. Motorun rüzgârı, yani yakıt hortumlar vasıtasıyla tanktan motora gider, denizciyle ilişkisi olmaz. Rüzgâr gibi yüzünde hissetmez, en fazla ellerine bulaşır yağlı yağlı. Rüzgâr gibi aramaz onu deniz üstünde, yakıt istasyonudur gideceği yer. Bulutlar gibi habercisi yoktur onun rüzgârda olduğu gibi. Bir tek, olsa olsa pompanın çıkardığı sestir bulunduğu yerden alınırken. Verdiği yegâne heyecan da marşa basıldığında duyulan motor sesidir. Ondan sonra istediğin yöne çevirirsin dümeni. Olay bitmiştir.
Burada da bir eylemsel eşitlik ilişkisi yok mudur? Sonuçta tıpkı rüzgârda olduğu gibi bu sefer de yakıta ihtiyacım vardır ama o yakıtın da bana ihtiyacı vardır, benim marşa basmama. Hayır, bu bir eşitlik ilişkisi değildir. Yakıt tankımdadır, onu aramam, anlamam, öğrenmem gerekmez; istediğim zaman hazırdır, benden bağımsız değildir, parayı basar alırım. Burada eşitlik ilişkisinden bahsetmek zor. Bir efendi köle ilişkisini andırıyor ama zamanla kimin efendi kimin köle olduğunun da değiştiği bir ilişki. Aslında artık denizci de yoktur, herhangi birisi marşa basıp sürebilir o motorluyu. Ne dil ne beceri ne de deneyim, hiçbirine gerek kalmamıştır. Bir tek çatışmayı önleme tüzüğünü bilsin yeter, geri kalan her şey karada araba kullanmaktan farksızdır.
Tek bir an vardır çevrenin, doğa koşullarının önemli olduğu: Hava motorluyu bile zorlayacak kadar azdığı an. O zaman dalgalar önemsenir, rüzgâr dikkate alınır ama her ikisi de sadece olumsuzluktur, istenmeyen, arzulanmayan şeylerdir. Tekneyi götüren değil, gitmesini engelleyen şeylerdir, kötüdürler. O an farklılaşmıştır artık zihnin doğaya bakışı. Eylemsel eşitlik gidince, kaybolunca, varoluşsal eşitlik ilişkisi de kaybolmuştur. Yelkenlide hepimiz buradayızdır, ben rüzgâr, deniz, akıntı, dalga ve varsa diğerleri. Hem bağımsızızdır birbirimizden hem de bağımlıyızdır birbirimize. Ama ilk önce hepimiz sadece varızdır, ne olumlu ne de olumsuz, sadece varızdır. Bir ayrışma yoktur. Rüzgârı ortaya çıkartan beni de çıkartmıştır, bir ayrıma, yani olumlu olumsuz ayrımına bağlı olarak belirmemişizdir bu yerkürede, bu süreçte; sadece varızdır ve bu anlamda da hepimiz birbirimizle eşitizdir, sırf var olduğumuzdan. Bence eşitlik kavramında ilk görmemiz gereken şey budur: Varoluşsal eşitlik.

O eşik aşıldığında, o eşiği aştıran bir teknoloji belirdiğinde, eylemsel eşitlikle birlikte bu varoluşsal eşitlik de bozulur. Kontrolü öne çıkartan efendi köle ilişkisi varoluşsal eşitliği bozar. Öyle bir eşitlik olamaz artık. Artık rüzgâr, deniz ve diğer doğa varlıkları, doğa unsurları yoktur burada, daha doğrusu bir olumsuzluğa sebep olmadıkları sürece. Varlıklarını ancak benim kontrolümü bozduklarında hissederim. Artık onlarla karşılaşmalarım her seferinde birer olumsuzluktur. Eşitsiz bir varoluş ilişkisi doğmuştur. Benim kontrolüm olumlu bir şeydir, onların varlığıysa olumsuz. Hiyerarşik bir ilişki doğmuştur, ast üst ilişkisi şeklinde. Olumlu olumsuz, iyi kötü ilişkisidir bu. Doğayla, dışımdaki unsurlarla ilişkimin başlangıcı olumsuzluktur artık. Kontrolümü bozan unsurlardır onlar, teknolojimse bana o kontrolü verendir ama hiçbir şekilde uğraşmadan, eyleme bedenim ve zihnimle dahil olmadan bana bu kontrolü verendir, beni boşaltarak, devreden çıkartarak, kısırlaştırarak verendir. Gerçek bir rol değildir bu, beni vezir olmaya çalışırken piyonlaştıran bir roldür.
Yani motor sadece beni kısırlaştıran bir teknoloji değil, benim dışarıyla, bu durumda doğayla ilişkimi de kısırlaştıran, beni varoluşta yalnızlaştıran bir teknolojidir. Yelkende doğayla ilişkim her türlü mücadeleye, doğa güçlerinin her kükremesine rağmen eylemde uzlaşmalarla sonuçlanan, varoluşsal eşitliği sürdüren bir ilişkidir. Farklı ve güya daha ileri bir teknoloji olan motordaysa ne eşitlik ne uzlaşma kalmıştır. Giderek boşalan, fiziksel kökeni olan bedensel tatminden uzaklaşan ve giderek yalnızlaşan bir egoyu yükselten kontrolden başka bir şey yoktur. Kontrol keyif verir ama daha çok çocuklaştıran bir keyiftir bu. Bir süre sonra da bağımlılık yapar, daha fazlasını ister, ona daha fazla sahte kontrol sağlayacak manueller, tanıtım kampanyaları ve dükkanlar arasında kaybolur.

Diğer seçenekse, yani daha düşük teknolojili ve bedensel olan yelkense, gerçek keyfe dayanan bir varoluşsal oyundur aslında; yetişkinin, bulunduğu varoluşu anladığı, içselleştirdiği oyunudur, bir doğru ayarı, geçici doğru dengeyi bulma oyunudur ve bir kere yakalayınca da bir sonrakine kadar akıp gitmedir. Bu bir üstünlük yarışı veya her şeyi kontrol etme takıntısı değil, diğer katılımcılar, yani bu durumda rüzgâr, deniz ve diğerleriyle uzlaştıkça geçici, belli bir süre için bir sonrakine kadar var olan dengenin, uyumun getirdiği keyfin kaynağı bir oyundur.
Ben tercihimi bu var oluşsal, bu yerküresel oyundan yana kullandım motoru hayatımdan çıkartmaya karar verirken. Öncelikler farklı olabilir. Daha fazla teknolojinin beni bu oyundan uzaklaştırdığını, hiç de keyif alamayacağım, hatta oyun bile olmayan başka bir şeyin içine yerleştirdiğini gördüm, uzlaşma yerine kontrolü, kontrol bağımlılığını sevemeyeceğimi gördüm. Bu öyle bir kontrol bağımlılığı ki, sonuna ben’i ele geçiriyor. Ne kendimi bu şekilde kısırlaştırılmak istiyorum ne de içinde olduğum dünyayı; nasıl evrildiysem öyle var olmak ve nasıl evrildilerse öyle var olsunlar istiyorum. O yüzden de uzlaştırıcı ilişkileri teşvik etmeyen teknolojilere tümden karşıyım; ama maalesef günümüzde geldiğimiz nokta tam da tersi ve asıl sorun da bu diyorum, ya da en önemli sorunlardan biri.
Sonunda hava hafiflemişti. Demir alıp çıktım Palamutbükü’nden. Yine yelkenle. Tekir fenerine selam vererek burnu döndüm ve çevirdim başını Cazgır’ın Bodrum’a doğru. Soğuk bir Aralık günüydü. Dümenlerimiz hep dışarıda olmuştur. Epey üşüdüğümü hatırlıyorum, özellikle de parmaklarımın donduğunu. Üzerimde bir battaniye, sonunda vardım Müsgebi yalısına ve teslim ettim koca Cazgır’ı babama. Sağ salim, tek parça. Kayık1934 - Timuçin Binder
Comentários